Evrimcilik


5/10/2009 ·

Evrim öğretisini benimseyenlerin İleri .sür­dükleri her şeyi evrim açısından değerlendirip yorumlayan anlayış ve üst biçimlerin alt biçim­lerden bir evrim ile oluştuğunu ifade eden bi­lim ve felsefe öğretisine evrimcilik adı verilir. Evrimcilik, itim doğayı ve varlıkları, bunların yanında hayatı düşünceyi, özetle birey ve top­lumu kalıtım ilkesi çerçevesinde sürekli bir ev­rim ve dönüşüm (transformasyon) içinde algı­lar. Öyle ki, bu evrim ve dönüşüm tüm canlı ve cansız varlıklar için geçerlidir ve bu ilke cansızlar dünyasından düşünceye ve insanın kurduğu toplumsal kurumlara varıncaya ka­dar hemen her gerçekliğe egemendir, aynı za­manda da mekanik ve zorunludur. Evrimcile­re göre insanın kavrayışı bakımından, dolayı­sıyla zeka yetisi bakımından hayvana üstünlü­ğü de doğrudan doğruya evrimin doğurduğu dönüşümün doğal sonucudur.

Evrimcilik yaklaşık XIX. yüzyılda bilim ve felsefe alanında belirgin bir anlam kazanmış olsa bile, daha ilk çağ filozoflarının görüşlerin­de evrimciliğin İzlerini bulmak mümkündür. Thales'in evrenin temel ilkesi saydığı sudan bütün varlıkların evrildiğinİ ileri süren canlı­lık felsefesi (Hylczoizm), Anaksimandros'un hayatın önce denizlerden başladığı ve sonra karaya geçtiği, insanın balıktan evrildiğİ şek­lindeki görüşleri pek açık olmasa da evrimci­lik ile ilgilidir.

Çağdaş evrimciliğin kurulması tabiat bilimle­rinin ve tabiatçi düşüncelerin gelişimiyle ilişki­li olmuştur. Çağdaş evrimcilik. Yeni Çağ dü­şüncesinde madde kavramının geçin iş yüzyılla­rın düşünce tarzından farklı yorum lan masıyla, yani maddenin yer kaplama ve kütleyle tanım­lanmasıyla evrimcilik kesin adımlar atmış ve kendisini daha belirgin olarak açıklayan bir öğreti durumuna gelmiştir. Baron d'Hoibach her şeyi maddeden ve hareketlen başlatıyor­du. Bu, maddenin mekanikçi t an im lan maşıy­dı. Aynı anlayışın bir başka türünü ingiliz filo­zofu Herbert Spencer ortaya koydu. Spen-cer'in öğretisi, belirsiz, düzensiz ve homojen bir durumdan düzenli, belirli ve heterojen bir duruma kesintisiz bir geçişi öngörüyordu. Ya­ni unsurlar giderek daha geniş ve karmaşık kü­melerde farklılaşmakta ve bütünleşmekteydi. Spencer de maddenin hareket ve ışınlanmasın­dan, yani mekanik bir düşünceden hareket ediyordu; ancak buna genel olarak biyolojik anlamı ağır basan bir örgütlenme görüşünü de ekliyordu. Dünyanın "tüm geçmiş ve gelece­ği ile" bütün bir tarihini oluşturmak amacıyla, önce bütünüyle belirsiz ve homojen bir nebü-loz şeklinde olan evrenin, gezegenleri ve gü­neşlen ayrılan uydularıyla güneş sistemi gibi sistemlere dönüştüğünü, ondan sonra atmos­ferle kaplı sıvıları ve kara parçaları ile dünya­nın, biçimlenen ve türleri çoğalan canlı kitlele­rin oluştuğunu ileri sürdü. Spencer'in bu anla­yışı XIX. yüzyılda oldukça ilgi gördü. Çünkü hem ilerleme düşüncesinin yeni bir tarzda ele alınıp geliştirilmesi şeklinde, hem de dönü-şümcülük'ün mantığına uygun yeni bir yorum gibi algılandı.

Bu gelişimin anlaşılması bakımından XIX. yüzyılda biyolojide çatışan iki teorinin görüşle­rini ana çizgileriyle gözönüne almak gerek­mektedir. İki teoriden birisi mekanik, ikincisi vitalist teoridir. Mekanik teoriyi benimseyen­ler hayatı fiziksel ve kimyasal bir lakım olayla­rın sonucu şeklinde algılıyorlardı. Canlı bir or­ganizmayı, kimyasal unsurlardan oluşan bir varlık şeklinde ispat etmeye çalışıyorlardı. Bu nedenle vücudun maddesinin dışarıda da ger­çekleştirilebileceğini ileri sürüyorlardı. Nite­kim cansız madde için fiziksel olarak geçerli olan enerji ve maddenin sakımı ilkelerini biyo­lojiye uygulayarak, organizmanın hareketlerin­den oluşan değişmeleri maddî bir sistem için­de meydana gelen değişmelerle karşılaştırıyor-lardı. Sorun bu teorinin ayrıntılarını tek tek bu fizik ilkelerine uygulayıp açıklamaktı. Ger­çi bu çalışmalar bazı sonuçlar ve açıklamalar ortaya koymaktan geri kalmamıştı. Fakat ha­yat olayları tek tek ele alındığında bazı karma­şık durumlar ortaya çıkıyordu. Bu da mekanik teorinin eksikliğini veya yetersizliğini sergili­yordu. Sözgelimi yüksek organizmalarda bazı maddi değişikliklerin bilinç ile birlikte devam etliği gözlemleniyordu. Oysa bilincin fiziksel ve kimyasal olaylar zincirine özel etkisi olama­yacağı varsayılıyordu. Yani mekanik teoriye göre biyoloji; fizik, kimya ve fizyolojiden iba­ret olmalıydı. Gerçekten çok önceleri Borelli, hayvanlara kasların çalışmasına mekanik ilke­leri, Kepler gözün görme işlevine ışığın İlkele­rini, Harvy kanın dolaşımını açıklamada meka­nik yöntemleri uygulamıştı. XVIII. yüzyılda kimyanın gelişmesiyle, biyolojik olayların kim­yasal olaylar gibi İncelenmesi ağırlık kazandı. Ne var ki, bütün bu ve benzer gelişmeler, biyo­loji alanında önemli etkiler gösterse de, hayat kimyasının yine de basit olmadığı bir sorun ol­makta devam etti.

Mekanik teorinin karşısında yer alan Viıa-list teoriye gelince; bu teori kendi içinde vita-lisılerveanimistler olarak ayrılıyordu. Viıalisı-ler, canlı orgııaizmanın İnorganik dünyada ba-zan maddeden büsbütün ayrı bir tutum ve dav­ranışı olduğunu, canlı organizmada oluşan

olaylar sürecinin "yaşama gücü", "yaşama ilke­si" olarak adlandırılan maddi olmayan bir un­surun organizmanın bütününde bilinçsizce et­kinlikte bulunduğunu kabul ediyorlardı. Ani­ni ist lcr de böyle fiziksel olmayan bîr unsuru kabul etmekle birlikte, bunu bilinçten yoksun saymıyorlar, bir ruh gibi tasarlıyorlardı. An­cak vitalist teori içinde bu iki farklı açıklama, arada önemli bir görüş ayrılığı doğurmadığın­dan animisılcr geri planda kaldılar, sonra unu­tuldular ve teori sadece viıalist nitelemesine konu oldu.

Viıalistler yaşama gücü ilkesi (ki Danvin'in doğal ayıklama ilkesiyle yakından ilişkilidir) yanında, canlı organizmaların irade sahibi ol­duklarını da kabul ederler. Bu irade sayesinde değişen şartlara, fiziksel ve kimyasal çevreye rağmen büyüme ve gelişmelerini sürdürürler ve kendilerine özgü yapılarının niteliklerini korurlar. İşte bu niteliği mekanik teoriyle açık­lamak mümkün olmamaktadır. Çağdaş vita-list biyolog Hans Driesch, bu yaşama gücüne, Lcibniz'den aldığı bir terim ile "enteleehie" ya d;ı "bütünlük ilkesi" diyecektir.

Viıalistler görüşlerini desteklemek için ne­densellik ilkesini de yorumlama ve tartışma yoluna gittiler. Fiziksel evrende nedensellik il­kesi, Kuantum teorisine kadar genel olarak kabul edilmiştir. Mekanik teori taraftarlarının ileri sürdüğü gibi, biyoloji, fiziksel ve kimyasal olayların birliği demekse, canlı organizmada d;ı aynı ilkenin geçerli olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Oysa biyolojide neden-sonııç süreci­nin fizikle olduğu gibi nicelik ve nitelik yönle­riyle ilişkileıulirilmesi güçtür. Sözgelimi biyo­lojide uyarıcıyla tepki arasındaki ilişki zinciri­nin bütün halkalarını tesbit etmek mümkün ol­madığı gibi, vücuttan geçen madde ve enerji akımlarını bir I a boram varda olduğu gibi göz­lemlemek de sözkonusıı değildir.

Teorik düzeyde evrim düşüncesinin tartışıl-musı yanında sırf bilimsel akında hayvan türle­rinin verilmesi konusunun araştırıldığı da gö­rüldü. XVIII. yüzyılda İsveçli Linneaus'un hayvan türlerinin meydana gelişini Kul sal Ki­tabın Tekvin bölümü doğrultusunda açıkladı­ğı belirtilebilir. Yani Tanrı itirafından başlangıçta ne kadar hayvan tipleri yaratılmışsa, şim­di de o kadar lür bulunmaktadır. Oysa nesli tü­kenmiş ve fosilleşmiş türleri hesaba katmadan bu görüşü ileri sürmüş ve uzun süre de bu böy­le kabul edilmiştir. Ancak aynı yüzyılda Fran­sız biyolog Bufl'on hayvanların dış etkiler ile değiştiği iddiasında bulunuyordu. Yine İngilte­re'de ErasmusDanvin (Charles Da nvin'in bü­yük babası) kurbağa yavrularının değişimle kurbağa haline geldiklerini, yapay yetiştirme­lerle atların, koyunların, köpeklerin cinsleri­nin değiştirildiğini, çevre ve iklim şartlarının hayvanlar üzerinde etkide bulunduğunu, sı­cak kanlı hayvanlarda esasta bir yapısal ortak­lık olduğunu gözönündc tutarak tüm hayvan­ların ilkel ve temel canlı bir unsurdan çıktıkla­rını kabul etmek gerektiğini ileri .sürdü.

Soyu tükenmiş ve fosilleşmiş türler hakkın­da bilimsel araştırmaları XIX. yüzyılda Fran­sız zooloji bilgini Gcorges Cuvİer, ortaya koy­du. Cuvicr yeryüzünün çeşitli bölgelerinde ba­zı türlerin değişik çağlarda yok olduklarını or­taya attı. Aslında Cuvicr, Linneaus gibi, türle­rin değişmez olduklarını kabul ettiğinden, yok olan türlerin yeryüzündeki afetler nedeniyle meydana geldiklerini, ortaya çıkan türlerin ise yeniden yaratıldıklarım söylüyordu. Bu anla­yış Danvin'iıı doğal ayıklanma teorisine kadar hakim oldu.

Fakat bu konuda farklı bir bilimsel teoriyi, dönüşümcü teoriyi Fransız bilgini Lamurck, temellendirmeye çalıştı. Lamarck çalışmala­rında, özellikle omurgasız hayvanları inceler­ken, bîr çok hayvan organları arasındaki ilişki­ye dikkat çekti. Böylece öncekilerin aksine bü­tün hayvan türlerinin çevre şartları ve ortama uygun olarak değiştiklerini, yani organlarda değişimlerin gerçekleştirildiğini ve gerçekleşti­rilen bu değişikliklerin birer özellik olarak ka­lıtım yoluyla daha sonra gelenlere aktarıldığı­nı, dolayısıyla bütün türlerin tek bir türden çık­tıklarını ileri sürdü. Ayrıca Lamarck, dönü­şüm teorisiyle mekanik, fiziksel ve kinısayal et­kilerin ayrı ayrı nedenler olduklarını da kabul ediyordu. Ne var ki, Lamarck da, sonuçta, te­orinin bütünüyle bilimsel deneyden çok teo­rik genellemelere dayandırma eğilimi taşıyor-

du. Bir anlamda evrim konusunda bilimsel yöntem, deney ve tümevarıma başvurarak ev-rinl teorisini farklı bîr boyutta tartışacak olan Diinvin olmuştur, denebilir. Darvvin, teorisiy­le şu sonuçlara ulaştığını açıklıyordu:

 a) Orga­nik varlıklar dünyasında değişmeler sıkça olur;

 b) Bu değişmelerden bazıları sonraki ne­sillere geçerek sürmektedir;

 c) Yavruyu ana veya babasından ya da ailenin Öteki üyelerin­den ayıran değişmeler değişen için belli oran­da yararlı olmuştur;

 d) Organik dünyada bir "hayat mücadelesi" yürürlüktedir;

 e) Hayat mücadelesi zayıfları doğal ayıklanmayla yok eder, ötekileri çevreye uymaya zorlar.

Darwin'in evrim teorisi karmaşık olanın, ba­sil şartlarla açıklanabileceğini Öngören deter­minist bir tutumu yansıtıyordu. Gerçekte "ev­rim" ıcrimini kullanmamış olmasına rağmen, evrimci teorilerin yaygın ve yoğun ilgi ve tartış­maya konu olmaları dolayısıyla, Danvin'e atfe­dilmiş, evrimcilik de canlı bir türün bir başka türe dönüşmesi biçiminde sınırlı bir anlam ka­zanmıştır, tvvrim düşüncesi türlerin kökenine veya tarihine bu açıdan uygulanınca, çağdaş bilim ve felsefe, bazı biyolojik türlerin başka türlere geçişini de açıklama imkanını elde eder konuma gelmiştir.

Spencer ve Darvvİn'in etkileriyle çeşitli ev­rim Öğretileri ve sistemleri geliştirildi. Hacc-kel insanın kaynaklarını, Buchner düşüncenin kaynaklarını, Spencer insanın bütün psikolo­jik gelişmesini araştırmıştır. Mekanikçiliği te­mel alan bu evrimci öğretiye bir yandan ruhçu ve idealist öğretiler, öte yandan da maddeci öğretiler karşı çıktılar. Sözgelimi Bergson önemli bulduğu "evrim" terimini, merkeze ala­rak, yani hayatı kendisiyle özdeşleştirerek "ha­yal atılımı" veya "yaratıcı evrim" diye tanımla­dığı bilinçli çabayı temel aldı. Teilhard de Cluırdin ise, evrimi oluşturan olgu olarak "ma­nevi gücü" öngördü. Maddeci ancak mekanik­çiliği reddeden öğretiler, değişim içinde sade­ce evrimi, yani sürekliliği lemel alan açıklama­ları benimsemezler. Değişimi başka brr açı­dan yani devrim açısından, özelle süreksizlik, sıçrama gibi olgular ile de büıünlemek İster­ler.

İslam düşüncesinde, Yeni Çağda tartışılma­dan çok önce ve İlk Çağ Yunan filozoflarının düşüncelerinde yer yer rastlanan evrimci gö­rüşlerden oldukça farklı bir düzeyde evrimcili­ğin t eme II endir İl meye çalışıldığı, hatta tartışıl­dığı görülmektedir. Örneğin daha IX. yüzyıl­da bir evrim düşüncesinin Mutezile imamla­rından Nazzam tarafından "kozmolojik evrim" şeklinde ortaya konulduğu görülmekledir. Ay­nı şekilde Çuluz, Biruni, İhvan-ı Safa, İbn Mis-keveyh, İbn Arabi ve Mevlana gibi İslam dü­şüncesinin temel taşı konumundaki düşünür ve sul'Ücrin eserlerinde (halta sonraları İbii Haldun'un Mukaddimesinde sosyolojik anla­mıyla) bilimsel bir evrim teorisinin bulundu­ğu doğrudur. Hatla bunun Darwınci evrim te­orisiyle çarpıcı benzerlikler taşıdığı da doğru­dur. Fakat bu benzerlik yalnızca görünüşte­dir. Zira miislüman düşünürler ve sufiler, Dar-win'in modern bilim ve felsefede gerçekleştir­diği evrimci labiat anlayışının tersine, insan nefsinin manevi evrimini kuşatan tabiatta de-

reee derece bir yükseliş olduğunu söylemişler­dir. Buradaki yükseliş kelimesi önemlidir, zira konunun özü burada yatmakladır. Modern ev­rim teorisi türlerin evriminde ıyuiay' boyutu iz­ler ve türlerin birbirine dönüştüğünü ve değiş­tiğini vurgular. İslam düşüncesindeki evrimci yaklaşım ise, 'dikey' boyutta bir evrimi vurgu­lar ki, bu da insan nefsinin en alt düzeyden başlayarak varlık meriebclcrindcki yükselişini anlatır, insan, nefsini arındırarak en somut ve pılıtılaşmış varlık durumundan en şeffaf ve berrak varlık durumuna yükselir. Dolayısıyla buradaki evrim, fiziksel anlamda bir evrim de­ğil, tamamen manevi ve fikri olgunlaşmayı he­defleyen bir evrimdir. Fiziksel evrim bu mane­vi evrime eşlik eden, adeta onun dış dünyada tezahür eden yanıdır. Bu metafizik husus göz­den kaçırıldığından, geçmiş dönemlerdeki dü­şüncelerin hakkıyla anlaşılması büyük ölçüde mümkün olamamakladır.

Tag: Evrim, Evrimcilik, Evrim kuramı, Evrim teorisi,

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Arkadaşına Gönder! Etiketler : Evrim, Evrimcilik, Evrim kuramı, Evrim teorisi,

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »

trilahi


Genel Genel

Web Analytics