Gerçekçilik


6/10/2009 ·

Bilgimize konu olan şeylerin ya da varlı­ğın bilincimizden bağımsız ve nesnel oldu­ğunu söyleyen görüşe gerçekçilik denir. Gerçekçilik, eski Yunan felsefesinde ve Orta Çağ Skolastiğinde felsefenin temel sorunlarıyla ilişkili olarak kullanıldı. Ayrı­ca bilgi teorisi bakımından nesneyi özne­ye, yani bilginin konusu olan varlığı bilen özneye kesin bir şekilde bağlı kabul eden idealizmin karşısında yer aldığı gibi, Orta Çağ'da önemli bir akım olan ve şeylerin (objenin) mahiyetini bir kavram, yani ad sayan Nominalizm'in ve Skolastiğin çö­küş dönemlerinde bunun yerini alan Kav­ramcılığın da karşıtı olarak ortaya çıktı.

Sokrates'e kadar gelen düşünce sürecin­de, farklı yorumlara konu olsa bile gerçek­çilik düşüncesi tartışılmıştır. Parmenides gerçekçiliği "Bir"e indirgemekle beraber, bilginin objelerinin gerçek olduğunu ileri sürmekteydi. Platon felsefesinde gerçek­çilik idealar teorisinde temel olarak açık­landı. Aynı düşünce İskenderiyeli Philon tarafından da benimsenmekle beraber kutsal zihne dayanılarak açıklandı ve St. Augustinus V. yüzyılda bu anlayışı devam ettirdi, VI. yüzyılda filozof Boethius, Aris-totelesçi mantığı yeniden temellendirme ve tanıtma yanında, Aristoteles'in görüşü­nün farklılığına dikkat çekti. Sonuçta tü­mel kavramları Platoncu gerçekçilik bağ­lamında ortaya koymaya çalıştı. Orta Çağ* da daha geniş bir alanda gerçekçilik kavramı tartışmaya açıldı ve böylece ger­çekçiliğin çeşitli yorum ve anlayış türleri de zaman içinde oluştu.

Ortaçağ boyunca tartışılmış olan tümel­ler (külliler) sorununda, nominalizm kar­şıtı olarak Realizm "gerçekçilik", kavram­ların gerçek olduğunu savunan görüştür. Platon, asıl gerçekçilikler dünyasının ide­ler dünyası olduğunu, buna karşılık birey­sel varlıkların ancak ideler dünyasındaki kavramların birer yansımasından ibaret olduğunu söylüyordu. Nominalizme göre ise, Platon'un kendilerine bir gerçekçilik izafe ettiği tümel kavramlar, birbirine benzeyen varlıklara bizim tarafımızdan ta­kılmış birer ad'dan ibarettir. Aristoteles ise Platon'un kavram gerçekçiliği ile bu­nun tam zıddı olan nominalizm arasında orta bir tavır takınmıştı. Ona göre tümel kavramların bîr gerçekçiliği vardır. An­cak bu gerçekçilikler bireylerin kendisin­de bulunur. Yani bireyler dışında ayrıca kavramlar yoktur. Burada, Orta Çağda "realist" kelimesinin idealist ve "idealist" kelimesinin de realist anlamına geldiği ha­tırda tutulmalıdır.

Bilgi teorisi açısından Gerçekçilik bilinç­ten bağımsız, yani görünür eşyanın varlığı­nı kabul eden görüştür. Yunan düşüncesi­nin ilk döneminde dogmatik gerçekçilik genel geçerliğe sahiptir ve bilinç içeriği oUn idrak ile idrak olunan şeyi (yani dü­şünce ile nesneyi) birbirinden ayırmaz. Bu gerçekçilik anlayışına göre eşya, biz onu nasıl algılıyorsak aynen öyledir. Eşya­da gördüğümüz renk, tad, koku, sertlik ve yumuşaklık gibi tüm nitelikler, onun objektif nitelikleridir ve gerçektir. Bütün bu özellikler eşyada, algılayan bilinçten bağımsız olarak ve objektif bir haldebulu-nurlar.

Dogmatik gerçekçiliğe karşılık doğal gerçekçilik, bilgi teorisi açısından eleşti-|»l düşüncelerle kayıtlıdır. İdrak içeriği tfftidrak olunan §ey birbirinin aynı değildir. Bununla birlikte doğal gerçekçilik de eşyanın idrak içerikliğiyle bütünüyle uyuş­tuğu düşüncesinde ısrarlıdır.

Gerçekçiliğin üçüncü bir şekli olan eleş­tirel gerçekçilik ise, idrak içeriklerine da-hil olan her niteliğin mutlaka eşyada mev­cut olmayacağı görüşündedir. Aksine eş­yanın renk, ses, tad ve koku gibi tek duyu organıyla bilinen tüm nitelikler ve özellik­lerin yalnızca bilinçte bulunduğuna ina­nır. Bu nitelikler, belirli dış uyarıcıların duyu organlarımıza etki etmesi sonucu meydana gelirler. Şu halde bu nitelikler bilincin tepki (reaksiyon) tarzlarıdır' ki, bunlar doğaları gereği bilincimizin organi­zasyonu ile kayıtlıdırlar. Demek oluyor ki, bu niteliklerin objektif değil, sübjektif bir karakterleri vardır.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Yunan düşüncesinin İlk dönemlerinde dogmatik bir gerçekçilik görüşü hakimdir. Fakat da-haDemokritos'ta bile eleştirel bir gerçek­çilikle karşılaşırız. O bundan, her niteliğe duyularımızın unsuru olarak bakmamız gerektiği sonucunu çıkarır. Aristoteles ise, Demokritos' un aksine doğal gerçekçi­likte ısrarlıdır. İdrak edilen nitelikler eşya­da, idrak eden bilinçten bağımsız olarak bulunur.

Eleştirel gerçekçilik birtakım ilkelerini fizyolojiden alır. Fizyoloji, eşyanın duyu organlarımız üzerindeki etkilerini bizim doğrudan doğruya algılamadığımızı göste­rir. Yani uyarıcılar duyu organlarımıza gelmekle hemen bilinmiş olmazlar. Bu uyarıcıların asıl duyum sinirlerine ulaşma­sı için önce bu organlardan geçmesi gere­kir ve buradan da beyne intikal eder. İn­san beyninin karışık yapısı gözönüne alı­nırsa, fiziki uyana ile, algılanan şeyin bir­birine benzemediği açıkça görülür. Bu du­rumda eşya artık doğada görüldüğü gibisalt eşya olmayıp süjenin duyumu haline gelmiş eşyadır. Psikoloji de eleştirel ger­çekçiliğe Önemli kanıtlar verir. Psikolojik analiz tüm idraklerin yalnızca duyumlar­dan gelmediğini gösteriri Her idrakte öy­le unsurlar vardır ki, bunlara kolayca ob­jektif uyarıcılar, yani duyumlara karşı bir reaksiyon gözüyle bakmaktan çok, idrak eden bilincin bir unsuru olarak bakmak gerekir. Örneğin, bir tebeşir parçasını eli­me aldığımda, yalnızca beyazlık, ağırlık ve düzlük duygusu almakla kalmam. Aynı zamanda onun hakkında "şey" ve "nitelik" gibi birtakım kavramlar da kullanırım.

Yeni Çağlarda Descartes'in yöntemli şüpheciliği (Cogito ergo sum: Düşünüyo­rum, öyleyse varım), düşüncenin dışında­ki maddi bir dünyaya hangi yoldan ulaşıla­cağını temel bir konu olarak ortaya koy­du. Öte yandan daha sonra Locke felsefe­sinde duyumların dışsal bir kaynağının bu­lunduğu benimsenerek bir çeşit sağduyu gerçekçiliğine ulaşıldı. Buna karşılık Des-cartesçî olan Malebranche, dış dünyanın varlığını dini inanca bağlayarak açıkladı. Cambridge Platoncuları duyulur şeylerin dış dünyadaki varlıklarını kabul etme ya­nında, Yeni-Platonculuğun etkisiyle de ol­sa bilgi objelerine öncelik tanıdılar. Özel­likle Berkdey bilginin dışında duyulur bir dünyanm varlığım reddederken, David Hume'un bir tür şüpheciliğiyle bilen özne­nin de ortadan kaldırıldığı görülecektir.

XX. yüzyılda bazı filozoflar gerçekçiliği Kantçı sübjektivizmin ya da idealizmin karşıtı olarak değerlendirdiler.

Sanat ve edebiyatta gerçekçilik, geniş an­lamda, sahnelerin, kişilerin, eşyanın ve olayların gerçek hayatta oldukları gibi tas­vir edilmesi; dar anlamda da XIX. yüzyıl ortalarından başlayarak önce Fransa'da, sonra da diğer ülkelerde, bazen değişik adlarla gelişmiş olan akım şeklinde kendi­ni ifade etti.

Başka söyleyişle sanat alanında gerçekçi­lik, gerçeği olguların görünen yüzüne uy­gun bir biçimde olduğu gibi anlatmayı amaçlamaktaydı. Bu anlayış, bireysel ve toplumsal hayattaki hemen herşeyi uygun­suzluk ve çirkinlikleriyle ortaya koymaya çalışmıştır. Dolayısıyla sanat alanında ol­duğu kadar, ahlak, inanç, töre veya gele­nek alanlarında yer yer yıkıcı etkiler do­ğurduğu da olmuştur.

Yüksel KANAR

Tag: Gerçekçilik

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Arkadaşına Gönder! Etiketler : Gerçekçilik

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »

trilahi


Genel Genel

Web Analytics