Gnostisizm
6/10/2009 ·
İrfan (gnose), bilgi, yüksek ilim ve marifet manalarına gelir, fakat ilmî bilgiden farklıdır. İrfan, ilham edilmiş bilgi, arifa-ne bilgi ya da gizli bilgi demektir ki, böyle bir bilgi herkesin elde edebileceği bir bilgi olmayıp, bazı kimselere mahsus ve münhasır kalır. Bu çeşit bir bilgiye sahip olana arif (gnostik) denir.
Önemli ölçüde felsefi bir karaktere de bir amel niteliğine de sahip olan irfaniyye (gnostisizm), Yunan felsefesinin, özellikle Platon ve Yeni Platoncu görüşlerin Hristiyanhğa uygun bir şekle sokulmasından ortaya çıkmış olup M.S.I ve II. yüzyıllarda şekillenmiştir. Mutlak bilginin bilinebileceğini ileri süren bütün öğretileri ifade eder. Bu öğretinin temel düşünceleri bir takım sezgilerle mutlak bilginin kav-ranabileceğine inanmalarıdır.
İrfaniyyenin kaynakları açıklıkla tesbit edilemesede, Zerdüştlüktekidüalizm, ya-hudilikteki batınilik, Orta Çağ Skolastiğinde Platoncu idealizmin etkisinde kaldığı tahmin edilmektedir. Üstelik irfaniyye Ue Mısır ve Mezopotamya düşünüşleri arasında belli bir yakınlık ve benzerlik de sozkonusudur. Bütün bunlara rağmen İr-fani öğreti içinde ortaya çıkan çeşitli akımlarda deneysel gözlem, öğrenmeden çok ve öncelikle kutsal ilham veya vahiy yoluyla elde edilen bilginin kuşatıcı ve kurtarıcı gücünün temel alındığı görülür.
Bilinen ilk irfaniyyeci (ârifıgnostik) Yahudi büyücü Simun Magus (M.S.l.yüzyıl) olup kötülüğün Tanrı'nın içinden bir ayrılıştan kaynaklandığım ileri sürer. Gizli ya da batini bilginin tek-tanrılı bir özellik taşıdığı böylece ortaya çıkmakta ve Yeni Ahit'in son bölümünde anlatılan arifler de bu anlayışı kabul ediyorlardı. Öte yandan evrenin yaratılışı konusunda Platoncu felsefenin temel alınmasından sonra gnostisizm, Yunan-Roma medeniyetlerinde düalist bir döneme ulaşacaktır. Bu anlayışa "Yuhanna'mn İşleri Apokrifasi"
(M.S.II. yüzyıl)'ında rastlandığı gibi, 1940'Iarda yukarı Mısır'ın Nec Hem m adi bölgesi yakınında bulunan başka gnostik belgelerde ve yine Kopt dilinde yazılmış "Pistis Sophia: İmanlı Bilgelik" adlı gnostik eserde de rastlamak mümkündür. Sonraları Valantinus ve Basilides ile bunların oluşturdukları ekoller aynı gnosis (irfan) kavramını temel almışlardır. Ne var ki, bu kavram giderek Orta Çağ Skolastik Platonculuğuna yaklaşarak tümüyle Hel-lenistik ve Hıristiyani bîr mahiyete bürünecektir. ,
Gnostisizm Doğu* da farklı t»r çizgi izleyerek Zerdüştlüğün etkisiyle Manicilikte ruh ve madde ayrımını temel alan mutlak bir düalizme dönüşmüştür.
Gnostik öğretiye göre insanın bilinçsiz benliği Tanrı'yla aynı cevherden meydana gelmiştir, fakat insanın trajik bir biçimde cennetten kovulması, onun tümüyle yabancı bir dünyaya sürülmesi sonucunu doğurmuştur. İşte İnsan gerçek özünün, kendi hakikatinin, aşkın kaderinin bilincine varmak için vahye muhtaçtır* Ancak bu vahiy insanın akli yetenek ve güçlerine dayanılarak elde edilemez. Bu bakımdan felsefi aydınlanmadan farklıdır, 0te yandan tarihi bir süreçte ve kutsal metinlerle aktarılması sozkonusu olamayacağı için Hıristiyan vahyinden de ayrılır ki, böylece Gnostik vahiy ancak insanın batınma açılır (doğar). Yine Gnostiklere göre dünya mahiyet itibariyle kötü maddelerden oluşmuştur ve kötü ruhların egemenliği altın? dadır. Başka söyleyişle dünya bir "vehim? ya da yanılsamadır. Tıpkı pitagorculukta kabul edilen evrenin ulu mimarının (De-muigius) evreni meydana getirirken yaptığı bir yanlışlık, irfaniyyede de sozkonusu edilmektedir. Bu bakımdan ışık evrenini oluşturan ruhların kaynağı mutla Tanırı'yayabancı olarak yorumlanır. Bu görüşler çeşitli mitolojilerde anlatıldığı gibi, II. yüzyıldaki irfanı akımlar tarafından mecazi olarak Yahudi ve Hıristiyan metinlerin yorumlanmasında da etkisini gösterecektir. Nitekim Hıristiyanlık uzun süre gnos-tik akımlar ile mücadele etmek zorunda kaldığı gibi, birçok konularda da onların görüşlerinden, yorumlarından etkilenmekten kurtulamamıştır.
İslam'da "İrfaniyye" adıyla ayrı bir felsefi- mistik ekol gelişmemiş olmakla birlikte tasavvuf düşüncesi ekolleri içerisinde bazı batini fırkalar ve kişilerin öne sürdüğü görüşler gnostisizmi hatırlatmaktadır. Örneğin İşrakilik ve Sühreverdî gibi.
Necip TAYLAN
Bk. İrfan, Marifet. GÖÇ
Birey veya toplulukların yerleşmek üzere bir yerden, ülkeden veya toplumdan başka bîr ülkeye veya topluma gitmelerine göç denir. Göçler doğal, siyasal, sosyal ve iktisadi nedenlerin sonucunda meydana gelebilir. İklim ve yeryüzü şekilleri, barınma ve güvenlik gibi problemler insanların yerleşim yerlerini değiştirmelerine neden olmuştur. Bazen teknik imkânsızlıklar, bazen de çaresizlikler ve zorunluluklar insanların bir yerden diğerine göç etmelerine yol açmıştır. Öncelikle insanların beslenme ve güvenlik konuları, onları daha verimli ve güvenle yaşayacakları yerlere göç etmeye zorlamıştır. Bazı durumlarda siyasi ve ekonomik nedenler bir toplumun normal yaşantısını değiştirerek onları göç noktasına getirebilir. Savaş, isyan ve ihtilaller bu türden olaylara örnek verilebilir, Fakat nüfusun çoğalması, yerleşim yerlerinin eskiye oranla azalması ve
teknolojik ilerlemeler, göç olayım önemli ölçüde azaltmıştır. Artık eskisi gibi insan kitlelerini bir yerden bir yere taşımaktan ziyade, problemler, bulunulan bölgede halledilmeye çalışılmaktadır.
Çağunızdaki göçler, kitlelerin tamamı yerine, belirli bir bölümü için sözkonusu olan bir noktaya gelmiştir. Toplumdaki iktisadî imkânlar elverişli olmadığında, çaresiz olanlar başka yerlere iş bulmak için göç etmektedirler. Özellikle zengin Arap ülkeleri veya Batı ülkeleri bu bakımdan fakir halklardan gelen işçi kitleleriyle doludur. Bu arada dinî nedenlerle göçlerin yapıldığını da biliyoruz. Bu tür göçler ya kutsal bilinen bir yere yapılan göçler veya bir dinin yaşanmasına imkân bulunmayacak Şartların ortaya çıkması İle dinin daha rahat uygulanabileceği yerlere yapılan ve İs-lamî literatürde adına "hicret" denilen göç şeklidir. Bu ikinci tür göçe, İslâm tarihinde Mekke'de dinlerini yaşamalarına imkân verilmeyen müslümanlann, Medine'ye yapmış oldukları "hicret hadisesi" örnek verilebilir.
Göçler bölgeler arasında olursa "iç göç", toplumlar veya ülkeler arasında olunca "dış göç" adını alır. Her İki şekilde de mevsime göre tutulan iğreti işler yüzünden yapılanlar "iş göçü" olarak adlandırılırlar. Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde yetişmiş değerli beyinlerin (yetişmiş insanların) çeşitli nedenlerle başka bir ülkeye ekonomik ve politik nedenlerle göç etmelerine de "beyin göçü" adı verilir.
Göçler, beraberinde birçok siyasi, ekonomik ve psikolojik problemler getirmektedirler. Örneğin Almanya'ya göç eden Türkler'in oradaki topluma intibak güçlükleri çektiği herkes tarafından bilinmektedir. Bir de son zamanlarda Bulgaristan'daki Türkler'e yapılan uygulamada tan'da petrolün bulunması, bedevilerin görüldüğü gibi "zorunlu göç" vardır. bu işletmeler civarına yerleşmelerine yol
Sami ŞENER açmıştır. Birçok ülkelerdeki sanayileşme
Ek. Hicret; Şehirleşme. hareketleri, göçebe toplulukların sanayi
bölgelerine yerleşmelerini sonuçlandır mıştır. Güney İskandinavya'daki Lapplar
ve Türkistan' daki Kırgızlar göçebeliği hâ-
Göçebelîk, gezgin, yani bir yere yerleş- lâ devam ettiren nadir topluluklardandır, memiş insan gruplarının hayat tarzı için
kullanılan antropolojik bir terimdir. Bu Sami ŞENER
durumdaki topluluklar, bir yerde sürekli
durmamakta, genellikle hayvancılıkla ge- Bk. Bedevilik-Hadrilik; Kabile; Pastora-Çİndiklerinden elverişli otlaklar ararken lizm. devamlı olarak yer değiştirmektedirler. Daha çok yaşamak için gerekli kaynak ve GÖDEL TEOREMİ imkânları elde etmek düşüncesiyle yapı- ı
lan bu göçebelik, mevsimlik bir yerleşme Çağdaş matematikçilerden Kurt Gödel hadisesidir. 1931'de öne sürdüğü bir görüşle, özellik-
Avcı ve hayvan yetiştirici toplumlar, av leB.RusselveA.N.Whitehead'ın,gerçek-ve otlak bulmak için devamlı göç etmek leştinneye çalıştıkları matematiği mantı-zorundadırlar. Toprağa yerleşmeleri çok ğa indirgeme çabalarına ağtr bir darbe İn-zordur. Göçebelikten yerleşikhayatageçi- dİrmiştir. Mantıkçı pozitivistler ve aksiyo-şin bir devresi olarak kabul edilen yarı-gö- matikçiler, bütün kavramlarım tanımlaya-çebelik (transhumance) ise, yaz mevsi- bilmiş ve kendi tutarlılığını, kanıtlayabü-minde yüksek otlaklara çıkmak yoluyla ya- miş bir sistemin kurulamayacağından kal-pılır. Geçim araçlarını elde etmek için karak görece kendi içinde tutarlı herhan-raevsimlere göre yaylak ve kışlak değişti- gi bir sisteme yerleşip bu sistemi esas al-ren ve toprağa yerleşmemiş olan toplum- mışlar ve elde ettikleri bu sisteme (bu ayların hayat tarzı daha çok avcılık, havyan nı zamanda en basit ve en geniş sistemdir yetiştirme ve yetersiz bir çiftçiliktir. de) daha Üst düzeyde bulunan, fakat bu te-
Kabile hayatı göçebeliğe oldukça bağlı mel sistem gibi tutarlı olmayan sistemleri olmasına rağmen, şehirlerin büyümesiyle ona indirgemek istemişlerdir. Bu yolla bH-bu tür göçebe topluluklar metropollerin gîmize hiç değilse formel yolla sağlam bir içinde kullanılmaktadırlar. Göçebelik bu temel bulmak ve bilgilenme pram idim ize kavimleri yeni otlaklar ve bereketli yerler bir kalkış zemini hazırlamak imkânı sağla-aramağa götürdüğü için, yığın halinde yer maya çalışmışlardır. Temel düzeyinden değiştirme ve akınlar başlıca vasıflarıdır, daha altta kalan sistemlere ise tanımların-Ancak bu göçler sınırlan belli topraklar da sonsuzca geriye gitmeye yol açacakla-üzerinde olur. rından ötürü keyfi olarak yüz çevirmektey-
Son zamanlarda göçebelik yeryüzünde diler.
azalmaya yüz tutmuş ve hatta büsbütün Gödel ise bu aksiyomatik biçimci prog-ortadan kalkmış görülmektedir. Arabis- ramın temel tezi olan ilksel aritmetiği kapsamına alabilecek kadar "zengin" hiçbir tutarlı biçimsel sistemin kendi muhakeme ilkeleriyle kendi tutarlılığını kanıtlamayacağım gösterdi. İkinci olarak matematik için bir temel görevi yapabilir gibi gorünebilen herhangi bir mantıksal sistemin "esas itibariyle tamamlanmamış" olduğunu ortaya koydu. Ona göre daha güçlü çıkarım kurallarının tutarlılığı, ancak daha yüksek düzeyden bir mantıksal teoriye başvurularak kanıtlanabilirdi.
Böylece Gödel herhangi bir tanımlanmış temel sistem kurulacaksa, bunun ancak daha üst bir sisteme göre temellendİ-rilebileceğini ve bu üst sisteme bağlandıktan sonra tutarlılık ve bütüncülük kazanabileceğini göstermiştir. Bu üst sistem ise yine bir üst sisteme, o da bir diğerine böylece hiçbir zaman çepeçevre kuşatılmamış ve daima bir üst sisteme bağlı bir bilgilenme hiyerarşisi ortaya çıkmaktadır. Mantık ve matematiğe sokulan bu hiyerarşi fikri, doğal olarak tek türden indirgemeci bir sistem teorisi yerine 'yükseltme-ci' bir sistemler teorisine yol açmaktadır. Aksiyomatikçilerin tek bir tutarlı temel üzerinde yükselmiş pramitleri, Piaget'nin güzel benzetmesiyle artık tepe noktasından, hiçbir zaman erişilmeyen ve daha ilginci sürekli olarak yükselen ideal bir noktadan aşılıyor. Kısacası insan bilgisini, bir pramit ya da bir çeşit bina olarak tasarlamak yerine, halklarının yarıçapı sarmalın yükselmesiyle büyüyen bir sarmal olarak düşünmemiz gerekmektedir.
Gödel'in bİçimselleştirmenin sınırlarını gösterdiği bu formel çıkarımlarından şu sonuçlar elde edilebilir:
a) Hiçbir sistem kendi içinde kalarak kendi tutarlılığım, kanıtlayamaz;
b) Herhangi bir sistem tutarlı olmak istiyorsa mutlaka daha üst bir sisteme bağlanmalıdır (ki kendi çıkarımla-
rını tutarlı hale getirsin);
c) Bu da bir sistem ya da yapının daha geniş ve zengin bir "üst sisteme oturtulmasını (bağlanmasını) kaçınılmaz kılmaktadır. Şimdi bu üç sonuçtan daha ayrıntılı ve uzak erimli bakaç sonucu da şöyle çıkarabiliriz:
a) Eğer hiçbir sistem kendi içinde temellenmiyor-sa ve sürekli kendi dışından tanımlamalara gerek duyuyorsa bilim (veya diğer bir kültürel sistem) de geçişlilik kuralı gereği mantıksal olarak kendi dışından bir takım tanımlar kullanmak zorundadır;
b) Bilim öbür bilgi ve varlık düzeylerinin indirgendiği tek geçerli olan değilse ve düzeylerden herhangi biriyse onu bilgilenme sarmalımızın 'ontolojik yaylarından bîri -ve bir kaçı- kabul edebiliriz;
c) Eğer bu iki sonuç doğruysa bundan, Maritain'in bilgimizi "deontolize ettiğini" söylediği modern bilim anlayışının (paradigmasının) yerine hiyerarşik bir ontoloji geçirmenin gerektiğini çıkartabiliriz. Böylece ortadan kalkmış olan bilgi hiyerarşisinin yeniden kurulmasının mümkün olabileceği mantıksal açıdan öngörülmüş olmaktadır.
Mustafa ARMAĞAN
Etiketler: gnostisizm, gnostisizm nedir, gnostisizm ne demektir, gnostisizm kavramı, gnostisizm terimi, gnostisizm anlamı, gnostisizm kelime anlamı, gnose, gnostik